Diyalektik idealizm ne demek ?

Damla

New member
Diyalektik İdealizm Ne Demek? Hegel’den Günümüze Çelişki, Değişim ve İnsan Üzerine Bir Forum Analizi

Felsefeyle ilgilenmeye başladığımda “diyalektik idealizm” ifadesi bana açıkçası oldukça ağır gelmişti. İki kelime yan yana geliyor ama sanki ikisinin de anlamı tek başına yeterince zor: “idealizm” deyince akla düşüncenin, bilincin ve zihnin önemi geliyor; “diyalektik” deyince de tez-antitez-sentez diye ezberletilen üçlü bir formül. Fakat biraz derine indikçe meselenin bundan çok daha ilginç olduğunu fark ediyorsunuz.

Bence diyalektik idealizmi anlamanın en iyi yolu, “Düşünceler dünyayı nasıl etkiler?” sorusuyla “Dünya düşüncelerimizi nasıl değiştirir?” sorusunu aynı anda sormaktan geçiyor.

Burada özellikle önemli olan nokta şu: Hegel’in diyalektiğini basitçe “tez ortaya çıkar, karşısına antitez çıkar, sonra sentez oluşur” şeklinde anlatmak oldukça kullanışlı olsa da Hegel’in kendi yöntemini bu üç kelimelik şemaya indirgemek yanıltıcıdır. Stanford Encyclopedia of Philosophy de Hegel’in diyalektiğini, karşıt konumlar ve kavramlar arasındaki gerilimlerin düşüncenin daha gelişmiş biçimlerine geçişi sağlayan bir süreç olarak ele alıyor.

Stanford Felsefe Ansiklopedisi

+1

Asıl ilginç taraf da burada başlıyor.

Diyalektik İdealizmin Temel Mantığı Nedir?

“İdealizm” kelimesini günlük dilde “hayalcilik” olarak anlamamak gerekiyor. Felsefi anlamıyla idealizm, gerçekliği kavrama biçimimizde düşüncenin, bilincin, kavramların ve zihinsel yapıların temel rolünü vurgular.

Hegel’in idealizmi ise Kant sonrasında gelişen Alman idealizmi içerisinde şekilleniyor. Kant, Fichte, Schelling ve Hegel bu geleneğin başlıca isimleri arasında yer alıyor. Ancak Hegel, Kant’ın bıraktığı sınırları aşarak düşünce ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi çok daha kapsamlı bir sistem içerisinde açıklamaya çalışıyor.

Felsefe Ansiklopedisi

Buradaki “diyalektik” ise basitçe tartışmak anlamına gelmiyor. Bir kavramın kendi sınırlarına ulaştığında başka bir kavramla gerilim içerisine girmesi ve bu gerilimden daha gelişmiş bir anlayışın doğması söz konusu.

Mesela “özgürlük” düşünelim.

İlk bakışta özgürlük, “Kimse bana karışmasın, istediğimi yapayım” gibi görünebilir. Fakat herkes aynı şekilde davranırsa benim özgürlüğüm başkasının özgürlüğüyle çelişmeye başlayabilir. O zaman özgürlüğü yalnızca sınırsız bireysel tercih olarak düşünmek yetersiz hale gelir.

Böylece özgürlük kavramının kendisi bizi hukuk, toplum, karşılıklı tanınma ve sorumluluk gibi daha karmaşık kavramlara götürür.

Bence diyalektik düşüncenin günlük hayattaki en güçlü tarafı tam olarak bu: Bir fikrin yalnızca “doğru mu yanlış mı?” olduğunu sormak yerine, “Bu fikir hangi koşullarda ortaya çıktı, hangi sorunu çözüyor ve kendi içinde hangi yeni problemi yaratıyor?” diye soruyor.

Tarihsel Kökenler: Kant’tan Hegel’e Uzanan Yol

Diyalektik idealizmi anlamak için 18. yüzyıl sonundaki Alman felsefesine bakmak gerekiyor.

Kant, insanın dünyayı olduğu gibi pasif biçimde seyreden bir varlık olmadığını savunarak bilgi anlayışında büyük bir dönüşüm yaratmıştı. İnsan zihninin deneyimi düzenleyen kategorileri vardı. Hegel ise bu yaklaşımı daha ileri taşıdı ve düşüncenin, bilincin ve tarihsel gelişimin nasıl birbirleriyle bağlantılı olduğunu araştırdı.

Hegel’in sistemi mantık, doğa ve tin alanlarını kapsayan son derece geniş bir yapıydı. Onun açısından insan yalnızca biyolojik bir varlık değil; kendisini, başkalarını ve içinde bulunduğu toplumsal dünyayı anlayabilen tarihsel bir varlıktı.

Felsefe Ansiklopedisi

Burada “tin” veya Almanca “Geist” kavramı özellikle önemli. Bunu yalnızca “ruh” diye çevirmek bazen yanıltıcı oluyor. Bilinç, kültür, tarih, toplum ve insanın kendisini anlama biçimleriyle ilişkili çok daha geniş bir anlam alanı var.

Dolayısıyla Hegel için insanın kendisini anlaması, toplumdan bağımsız gerçekleşmiyor.

Bu düşünce bugün bile şaşırtıcı derecede güncel.

Çünkü sosyal medyada bile kim olduğumuzu çoğu zaman başkalarının bize verdiği tepkiler üzerinden oluşturuyoruz. Bir insanın yalnız başına “Ben başarılıyım” demesi başka, toplum tarafından başarılı kabul edilmesi başka bir şey.

Hegel’in “tanınma” düşüncesi burada devreye giriyor. Kişinin kendi özgürlüğünü ve kimliğini gerçekleştirebilmesi, diğer bilinçlerle ilişkisini gerektiriyor. Hegel’in efendi-köle diyalektiği de bu karşılıklı tanınmanın neden tek taraflı üstünlük ilişkileriyle çözülemeyeceğini göstermeye çalışıyor.

Stanford Felsefe Ansiklopedisi

+1

Efendi-Köle Diyalektiği Neden Hâlâ Önemli?

Bence Hegel’in en güncel fikirlerinden biri burada ortaya çıkıyor.

İki insan düşünelim. Birisi diğerinden sürekli itaat bekliyor ve kendisini üstün görüyor. İlk bakışta üstün olan kişinin kazandığını düşünebiliriz.

Fakat Hegel açısından problem şu: Üstün kişi, kendisini tanıyacak bağımsız bir özne istemektedir. Fakat karşısındaki insanı tamamen bağımlı hale getirirse aldığı “tanınma” artık gerçek anlamda özgür bir kişinin tanınması değildir.

Bu fikir iş hayatına bile uygulanabilir.

Bir yönetici çalışanlarından sürekli itaat istiyorsa kısa vadede düzen sağlayabilir. Fakat çalışanların düşünmesini, itiraz etmesini ve yaratıcı katkı yapmasını engellediğinde uzun vadede kendi kurumunun gelişme kapasitesini de düşürebilir.

Burada diyalektik bir çelişki görüyoruz:

Gücü artırmak için kontrol artırılıyor.

Kontrol arttıkça bağımsız düşünce azalıyor.

Bağımsız düşünce azalınca sistemin gelişme kapasitesi düşüyor.

Dolayısıyla başlangıçtaki amaç, kendi karşıt sonucunu üretiyor.

Bence diyalektik düşüncenin günlük hayattaki en kullanışlı taraflarından biri tam da bu tür “ters sonuçları” görebilmek.

Marx Hegel’i Neden “Tersine Çevirdi”?

Diyalektik idealizm denince Karl Marx’tan bahsetmemek neredeyse imkânsız.

Marx, Hegel’in diyalektik düşüncesinden son derece güçlü biçimde etkilendi ama Hegel’in idealist çerçevesini kabul etmedi. Marx açısından tarihsel dönüşümü yalnızca fikirlerin gelişimiyle açıklamak yeterli değildi. Üretim biçimleri, emek, sınıflar, mülkiyet ve ekonomik ilişkiler de hesaba katılmalıydı.

Marx’ın 1845 tarihli Feuerbach Üzerine Tezler’inde insanın yalnızca dünyayı yorumlayan değil, pratik faaliyetleriyle dünyayı değiştiren bir varlık olduğu vurgulanır.

Marxists.org

+1

Engels daha sonra Hegel’in diyalektiğinin “baş aşağı” durduğunu ve materyalist biçimde yeniden “ayakları üzerine oturtulduğunu” savunacaktı.

Marxists.org

Buradaki ayrım çok önemli:

Hegel açısından düşünce ve kavramların gelişimi tarihsel gerçekliği anlamanın merkezindedir.

Marx açısından ise maddi yaşam koşulları ve toplumsal üretim ilişkileri düşüncelerin oluşumunda temel belirleyiciler arasındadır.

Fakat bana göre bu iki yaklaşımı birbirini tamamen dışlayan iki kutup olarak okumak da günümüzde yeterli değil.

Çünkü bugün ekonomi ile kültürün birbirini nasıl etkilediğini açıkça görebiliyoruz.

Örneğin bir teknoloji şirketinin çalışanlarından sürekli “yenilikçi düşünmelerini” istemesi yalnızca zihinsel bir mesele değildir. Çalışma saatleri, ücretler, şirket hiyerarşisi, iş güvencesi ve ekonomik teşvikler insanların düşünme biçimlerini etkiler.

Ama bunun tersi de doğrudur.

Bir toplumun “başarı”, “girişimcilik”, “kariyer” veya “zenginlik” hakkındaki fikirleri insanların ekonomik davranışlarını da değiştirir.

Yani fikirler maddi dünyayı etkiler; maddi dünya da fikirleri yeniden şekillendirir.

Tam burada diyalektik düşüncenin günümüzde hâlâ güçlü bir araç olduğunu düşünüyorum.

Erkekler ve Kadınlar Açısından Diyalektik Düşünce: Basmakalıp Rollerin Ötesinde

Bu konuda özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Erkekleri “stratejik ve sonuç odaklı”, kadınları ise “empatik ve topluluk odaklı” diye kesin kategorilere ayırmak bilimsel olarak doğru olmaz.

Bununla birlikte, kullanıcının davranış biçimleri açısından talep ettiği iki perspektifi bir tartışma modeli olarak ele alabiliriz.

Örneğin bir erkek forum üyesinin diyalektik bir probleme yaklaşırken öncelikle “Sonuç ne olacak?”, “Hangi strateji daha etkili?”, “Bu sistem nasıl daha verimli hale getirilebilir?” diye düşünmesi mümkün.

Başka bir kadın forum üyesi ise aynı probleme “Bu karar insanları nasıl etkileyecek?”, “Topluluk üzerindeki sonucu ne?”, “Kim dışarıda kalacak?” sorularıyla yaklaşabilir.

Fakat bu özellikleri biyolojik kader gibi görmek doğru olmaz.

Psikolojik araştırmaların önemli bir bölümü kadınlar ve erkekler arasında birçok özelliğin büyük ölçüde örtüştüğünü gösteriyor. Hyde’ın “gender similarities hypothesis” olarak bilinen yaklaşımı, çoğu psikolojik değişkende kadınlar ve erkeklerin birbirlerinden çok daha fazla benzerlik gösterdiğine dikkat çekiyor. Daha sonraki çalışmalar da ortalama farkların alanlara göre değiştiğini, ancak bireysel farklılıkların çok önemli olduğunu vurguluyor.

PubMed Central (PMC)
 
Üst