Süperego Ne Zaman Başlar ?

Damla

New member
Süperego Ne Zaman Başlar? Bir Duygu, Bir Toplum, Bir İnsan

Geçen hafta, eski bir arkadaşım bana yazdığı bir mektubu okuttu. Mektubun sonunda ise şu satırları yazmıştı: "Süperego'nun ne zaman başladığını düşünmüyor musun? Benim için, bazen bir öğle vakti, bazen de bir akşam yürüyüşü sırasında fark ettim. O an, her şeyin anlamı değişti." Bu satırlar beni düşündürdü. Sürekli yazıp çizdiğimiz, kafa yorduğumuz şeylerin, aslında bir noktada, bizim içimizde başladığını hepimiz biliyoruz. Ama süperego, tam olarak ne zaman başlar?

Süperego: Bilinçaltının İntikamı mı, Toplumun Zihni mi?

Süperego, psikolojinin en ilginç ve bazen en karmaşık kavramlarından biridir. Freud, bu kavramı, kişiliğin üç temel yapısından biri olarak tanımlamıştır: id, ego ve süperego. Süperego, bizim içsel ahlakımızı, toplumun bizden beklediği davranış biçimlerini, vicdanımızı temsil eder. Peki, süperego, bir insanın hayatında ne zaman "başlar"? Toplumun kurallarını ne zaman bir içsel baskıya dönüştürür?

Bu soruyu yanıtlamak, her şeyden önce toplumun gelişimini anlamayı gerektiriyor. Çünkü süperego, bireyin içinde, toplumsal kuralların, normların, ahlak anlayışının bir yansıması olarak gelişir. Yani süperego, her bireyde farklı şekillerde başlayabilir, ancak bir şekilde insanın iç dünyasında toplumsal değerlerle birleşir.

Bir gün, bu konuda düşündüğümde, bana göre süperego’nun gelişimi, toplumsal normların kişiliğimizde bir yansıma bulmasıyla başlar. Bir insan, çocukluğundan itibaren çevresinin ahlaki kurallarına göre şekillenmeye başlar. Ancak, bu kuralların içselleştirilmesi süreci zaman alır. Çocukken anne-babasının söylediklerini dinlerken, büyüdükçe kendi vicdanımızla, toplumun beklentileriyle yüzleşmeye başlarız.

Kadın ve Erkeğin İçsel Dünya Çatışması: Farklı Yaklaşımlar, Ortak Bir Başlangıç

Şimdi, hikayemizin kahramanlarına geçelim. Bir kadın ve bir erkek, aynı toplumsal düzenin içinde büyüyüp gelişiyorlar. Biri, çözüm odaklı ve mantıklı bir yaklaşımı tercih ederken, diğeri ise daha çok duygusal ve empatik bir bakış açısına sahiptir.

Kadın, toplumun duygusal ihtiyaçlarına daha duyarlı biri olarak, her adımda vicdanının sesini duyar. Çocukluğundan beri çevresindeki insanların ruh hallerini anlama, onların derinliklerine inme yeteneğiyle büyümüştür. Bu, onu bazen ağır bir yükle baş başa bırakır, çünkü toplumsal beklentilerin, annelik ya da kadınlık rolünün baskıları hep vardır. Ancak kadının içindeki süperego, bunu yavaşça kabul eder, toplumsal kuralların ahlaki yönlerini içselleştirir ve ona şekil verir. Kadın, toplumsal rollerin en derin noktalarına dokunarak, içsel ahlakını geliştirir.

Erkek ise, çözüm odaklı bir dünyada yetişmiş bir bireydir. Sürekli bir amacın peşinden koşan, net bir hedef belirleyip onu başarmaya odaklanan bir yaklaşımı benimsemiştir. Onun süperego’su ise, toplumun normlarına genellikle bir strateji olarak yaklaşır. "Bunu nasıl yaparım?" sorusu sürekli zihnindedir. Herhangi bir durumda, vicdanının sesini önce susturur ve çözüm için mantıklı bir yol bulmaya çalışır. Bu yaklaşım bazen onu toplumsal normlarla çelişkiye sokar; bazen doğru olanı yapmaktan ziyade, "en doğru" çözümü bulmaya çalışır. Ama bir gün, bir yerde, toplumun kurallarının ne kadar derinlere nüfuz ettiğini fark eder.

İçsel Çatışmalar: Süperego’nun Zihindeki Yeri ve Toplumsal Etkiler

Kadın ve erkek, birbirlerinden tamamen farklı iki bakış açısına sahiptir. Ancak, içsel dünyalarında bir noktada birbirlerinin en derin korkularını ve arzularını keşfederler. Kadın, süperego’sunun vicdani ve ilişkisel yönleriyle sürekli toplumun kurallarına göre yaşamaya çalışırken, erkek, süperego’sunun mantıklı ve çözüm odaklı yönüyle bu kurallara karşı bazen isyan eder, bazen de onları anlamaya çalışır.

Bir gün, bir araya geldiklerinde, birbirlerine şunu söylerler: "Toplumun bizden beklediği rolü, nasıl içselleştirdik?" Kadın, toplumsal kuralların vicdanına nasıl yerleştiğini anlatırken, erkek, bu kuralların nasıl birer stratejiye dönüştüğünü ifade eder. Birlikte, toplumsal beklentilerin, geçmişin ve geleceğin içselleştirilmesinin nasıl bireysel ahlaka dönüştüğünü keşfederler.

Kadının süperego’su, başkalarını anlama, onların duygusal dünyalarına dair empati kurma üzerine inşa edilmiştir. Erkekse süperego’sunu, toplumun ondan beklediği mantıklı çözümleri üretme ve stratejik adımlar atma gerekliliği üzerine kurmuştur. Ancak her iki taraf da fark eder ki, süperego sadece bir ahlaki iç ses değil, aynı zamanda toplumsal normların ve bireysel deneyimlerin birleşiminden oluşan bir yapıdır.

Toplumsal Kuralların Etkisi: Süperego’yu İçselleştirme Süreci

Süperego’nun başladığı yer, kişisel bir yolculuğun, toplumsal bir deneyimin ve tarihsel bir sürecin kesişimidir. Kadın ve erkek, toplumsal rollerin içselleştirilmesinde farklı adımlar atarlar, ancak her ikisi de sonunda süperego’yu kendi içlerinde keşfeder. Bu keşif, onları daha derin bir anlayışa götürür. Kadın, süperego’sunun duygusal ve ilişkisel yönlerini anlamaya başlar, erkekse, mantıkla şekillenen süperego’sunun nasıl toplumsal ve ahlaki normlara dönüştüğünü fark eder.

Sonuç olarak, süperego’nun ne zaman başladığını sormak, aslında ne zaman bir toplumun kuralları bizim iç dünyamızda birer ahlaki ilkeye dönüştü, sorusuyla eşdeğerdir. Toplum ve birey arasındaki bu etkileşim, her bireyin süperego’sunun doğuşunu farklı kılar. Peki sizce, süperego’nun gelişimi, toplumun katı normlarına ne kadar bağlıdır, yoksa bireysel bir bilinçaltı savaşı mıdır?

Düşünceleriniz?

Bu hikaye ve süperego’nun gelişimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce süperego, toplumsal normların ve ahlak anlayışının doğrudan bir sonucu mudur? İçsel çatışmalarınızda, toplumun sizden beklediği rolü ne kadar içselleştiriyorsunuz?